26 Mart 2011 Cumartesi

Ayaklarını Sallayan Küçük Kız

Çölün, ayak tabanlarımı yakan kumlarının üzerinde yürürken -ayakkabılarım uzun zaman önce erimişti- arkamdan esen kavuran çöl rüzgarıyla savruldum ve kumların üzerinden tepeden aşağı doğru yuvarlanmaya başladım. Gözlerimi açtığımda, güneşin bana bakmakta olduğu gördüm, bir an sonrasında göğsüme saplanan dört bıçağı hissettim. Bakışlarımı göğsüme çevirdiğimde koca bir kertenkelenin ayağı vardı üzerimde ve tırnakları göğsüme saplanmıştı. Kolumu kaldırıp elimi attım.

“Yapma!” dedim.

Suratına maske takmış, uzun boylu, irice bir adam elinde bıçakla; mağaranın köşesinde kapana kısılmış, biraz önce bacağımın tekini kopartan kurdun üzerine yürüyordu. Ve beni duymadı, yürümeye devam ediyordu, sesimse çoktan mağaranın içindeki yankısını bitirmiş başka bir evrende yankılanmaya devam ediyordu. Gözlerimi kapattım, görmek istemiyordum manzaranın geri kalan kısmını ve sesimi yakalamak istedim. Bu dünyanın edilgen kelimesinin sesini.

Uyandığımda başım ağrıyor sandım ilk önce, elimi başıma götürdüğümde ve kafamı biraz yukarıya doğru kaldırdığımda ise gördüm ki gece kafamı duvara çarpıp, bayılmıştım ve kafamın bir kısmını yarmıştım çünkü kafam kanamıştı ve şuanda da kan pıhtısını kafamdan kazımaya çalışıyordum. Zar zor yerden kalkıp, saatin kaç olduğunu öğrenmek için pencerenin kenarına gidip, -zamanı çarklardan öğrenme işinden hep nefret ettim- perdeyi araladığımda vaktin hala gece olduğunu gördüm. Suya yaklaşmak istemediğim için ve kafamdaki kanıda daha fazla elimle kazıyamayacağım için bıraktım uğraşmayı ve kanepeye oturdum. Önümdeki sehpanın üzerinde gördüğüm bir kare üzerine eğildim.

“Dilerim görüp göreceğiniz en iyi ziyafet olsun bu!
Sizi gidi ağız dostları sizi!
Duman ve ılık su; tam sizin şanınıza layık işte.
Timon'un son yemeği budur size.
Yıkayıp temizliyor işte kendini Timon
Üstüne pul pul yapışan dalkavukluğunuzdan;
Savuruyor işte böyle suratınıza
Vıcık vıcık alçaklığınızı.
Herkesin lanetleriyle yaşayın, uzun uzun hem de;
Sizi sırıtkan, yapışkan, iğrenç sömürgenler sizi!
Para budalaları, sofra sülükleri, iyi gün sinekleri!
Süklüm püklüm uşaklar, uçarı dumanlar, kalleş kuklalar!
Bütün insan ve hayvan hastalıklarına tutulasıcalar!
Ne o? Kaçıyor musun? Dur biraz; ilacını iç de öyle git!
Sen de! Sen de! Dur, para vereceğim, borç istemeyeceğim.
Ne o? Kaçış mı hep birden? Bundan sonra
Alçakları çağırmadan kurulmasın hiçbir sofra.
Yansın konağım! Atina yerin dibine batsın!
Bundan böyle Timon'un yüreğinde yeri olmasın
İnsanların, hiçbir insanın!”*

Şansım yaver gitmiş neredeyse ki Atinalı Timon’un beni en çok etkileyen sahnesine yetişmiştim. Zavallı ve ahmak Timon diyorum kendi kendime; iyiliğin ve cömertliğin seni nefretinle bir mağarada ölü olarak yakaladı, oysa sen ne kadar güzel şeyler düşünürdün insanlar hakkında paran ve varlığın varken ve ne kadar acı ki paran gittiğinde varlığında gitti.

Odanın içinde bir rüzgar esti ve perdem aralandı, kafamı çevirdim ve hala geceydi. Tekrar önüme döndüğümde perde değişmiş şimdi sahnede bir şarkıcı vardı ve şarkısını söylüyordu. Ama benim şarkıyı dinlememden daha önemli, büyük bir problemim vardı. Üst komşumun yılanı tavanı delmiş ve odama girmekteydi. Tam ne yapacağımı düşünmeye konsantre olmuşkense bir anda bir çığlık duyuldu ve odam apartmandan ayrıldı. 5.kattan, odam beni ve komşumun yılanını da alarak intihar etti.

Atinalı Timon ikiyüzlü bir insandı. Verdiğinin karşılığını alma beklentisi üzerinden ilişki kuruyordu insanlarla. Zora düşenlere para verirken, zora düşeceği zamanda onlardan para alacağını hesap ediyordu yoksa Flavius’a neden desin “keşke bu düşündüklerini daha önce dile getirseydin” diye. Ne onların varoluşlarını ne de kendi varoluşunu hesaba katmıştı. Bu yüzden düştüğünde nefretle ayağa kalktı.

Gene yerde yatıyordum fakat bu sefer bende fiziksel hiçbir hasar yoktu. Odamın da intihar etmek için bence pek bir nedeni yoktu. Bir oda neden intihar eder ki? Ya da bir insan neden yaşar? İkisi arasında pek bir fark göremedim. Ama bir cenaze düzenlemem gerekiyordu. Küçükken aldığım dini eğitime göre intihar edenler cennete giremeyecekti. Acaba bu odamı da bağlıyor mu? Topraktan geldi, toprağa gidecek. Ve ben şuan toprağı kazıyordum odamı defnetmek için.

Yine küçükken aldığım dini eğitim sonucu odamı gömdükten sonra başında bir fatiha okumak için ellerimi açtım. Tam amin diyordum ki birden az öncesinde odamı gömdüğüm mezardan bir ağaç yükselmeye başladı ta ki kapısı ortaya çıkana dek. Tanrı; aramızdaki aşkı hissetmiş ve bizi ayırmaya gönlü razı olmamış ki onu bana geri göndermişti. Elimi cebime attım vesiktiri çektim. Tüm eşyalarım, kitaplarımla beraber anahtarlarımı da odayla beraber gömmüştüm. Ne olur ne olmaz diye elimi bir dala attım. Tam düşündüğüm gibi kapı açılmıştı. Açılmasına ama, kısa boylu çekiğimsi gözlü de bir kız vardı kapıda.

“Kus.” Dedi

Kustum bende. Daha sonra da içeri aldı beni. Elimden tutarak beni içeri doğru götürdü, tam eşiği çekecekken kenara çekti beni dudaklarıma doğru yaklaştı. Öpmek için eğildim.
“İnsanların öpüşürken dişlerinin birbirlerinin dişlerine çarpması acemilikten değil, heyecandandır.”dedi ve hiçbir şey söylemeyerek itekledi beni.

Ağaç içinde ev görmek şaşırttı ilk önce beni. Daha sonra gördüm onu. Küçük evin dışında merdivenlerin korkuluklarından bacaklarını sarkıtıp sallayan küçük kızı. İçimi bir mutluluk duygusu sardı. Ayaklarını salladıkça dünya dönüyordu güneşin etrafında. Hayalleri, düşünceleri insanlar yaratıyordu. Yanına gitmek için yürümeye başladım. O sırada arkasında birileri belirmeye başladı. Tiyatrocular, şarkıcılar ve eğlenen insanlar. Atinalı Timon’u gördüm, Sirenleri susturan Orpheus’u gördüm ve nicelerini. Korktum ona zarar verecekler diye, gerçek değildi hiçbiri ama gerçekti herbiri. Onun hayaliydi hepsi. Ayaklarını salladığı müddetçede gerçek kalacaklardı ama sahteydi. Almak istedim onu oradan, korktum ekseninden ayrılır dünyam diye.

“Perde!” diye haykırdım aslında “gece!” diye haykırmayı düşünüyordum.

Hayal meyal bir yatakta çıplak yattığımı hatırlıyorum ve bir ten ve benim elim. Bir el, parmaklarımdan yakaladı beni ve az önce kustuğum viskinin içerisine attı. Yüzme bilmediğim için içtim tüm viskiyi. Oysa ben lisede pek sevmezdim viskiyi, Ola bauer’le aynı kanıda zengin kusmuğu gibi gelirdi bana da. Şarap içerdim ben.

Yanımda şarap, divandan bozma, hem yatak hem kanepe olarak kullanılabilen ama o sırada kanepe olarak kullandığım, kırmızı üzerine desenli bir yerde; kenarındaki yastıklara sırtımı dayamış, elimde az önce içinde olduğum ama uzaktan izlediğim evin fotoğrafından, ayaklarını sallayan küçük kızın ayaklarını sallayışını izliyorum. Acı bir mutluluk akıyor, başımdaki pıhtılaşmış kanın artık olmadığını farkediyorum.

Öyleyse artık sokağa çıkabilirim diyerek kazmamı elime aldım, salladığımda Nil Deltasında, Amazonda salım üç metre daha ilerledi. Hasankeyf’e vardığımda ayakkabılarım erimişti ve ayaklarım çoktan parçalanmıştı. Daha fazla dayamadım ve bayıldım. İnanılmaz bir acı ile gözlerimi açmak zorunda kaldım. Keçiye benzer bir yaratık dilinin alt kısmı ile ayağımı tuzlayıp üst kısmı ile tuzu yalıyordu.

“Yeter.” Diye haykırdım.

Satranç tahtasında ki siyah beyaz ayrımına daha fazla katlanamazdım. 1000 yıllık sedir ağacına danışmaya gittim ve orada terziyi gördüm. Kır ata kurt derisi dikmeye çalışıyordu ama benden kokup kaçtı. Çünkü tek ayağımla sekmeden yürüyebiliyordum artık ama tek bacağım her adımımda sallanıyordu havada.

Gözlerimi açtığımda perdelerim açık, güneş bana bakıyordu. Oturduğum kanepenin önündeki sehpanın üzerinde bulunan kağıt hala boştu. Bir gece daha hiçbir şey yazamamıştım. En son yazdığım hikayeyi yazarkende kalmıştım. Ve hiçbir şey diyemiyordum, söze dökmek bitimi resmederdi.

*shakespeare, atinalı timon

13 Aralık 2010 Pazartesi

Bayram Kartpostalı

Leuret: Bir daha düşünmeyeceğinize söz veriyor musunuz?
Hasta güçlükle kendine gelir.
Leuret: Hergün çalışacağınıza söz veriyor musunuz?
Tereddüt eder, sonra kabul eder.
Leuret: Sözlerinize güvenmediğimden duş yapacaksınız, siz kendiniz çalışmak isteyinceye kadar her gün devam edeceğiz.
(duş)
Leuret: Bugün çalışacak mısınız?
A: Beni zorladığınıza göre çalışmalıyım.
Leuret: Kendi iradenizle çalışacak mısınız çalışmayacak mısınız?
Tereddüt.
(duş)
A: Evet, çalışacağım.
Leuret: Demek ki delliydiniz, değil mi?
A: Hayır, deli değildim.
Leuret: Deli değil miydiniz?
A: Sanmıyorum.
(duş)
Leuret: Deli miydiniz?
A: Öyleyse işitmek ve görmek deli olmak demek.
Leuret: Evet.
A: Bu durumda, bayım, bu delilik.
Çalışacağına söz verir.

(Bu diyalog bilindiği gibi gerçektir. Foucault'un Deliliğin Tarihi kitabından alıntılanmış olup, Foucault tarafından da adı geçen -Leuret- doktorun kendisinden alıntılamıştır.)
Yukarıda ki diyalog da, hasta da, doktor da bir kaç yüzyıl öncesinde kaldı. Aynı şekilde deli tedavisinde suyun kullanımı da. Veya çalışmadığı için, düşündüğü için, insanların deli olarak kabul edilip kapatılması da birkaç yüzyıl öncesinde kaldı.
Ama ben, yağmurda yürüdüğümde rahatlarım birçok zaman. En çok kabus gördüğüm zamanlar; bir işte çalıştığım zamanlar olur. Veya düşüncelerimi açtığımda; "deli lan bu." diye adlandırılırım. Ama ben bir yere kapatılmıyorum. Beni kapatan bir dört duvar yok. Sokağa çıktığımda, çevreme bakarken birçok kimsenin benimle aynı durumda olduğunu görüyorum. Yağmur altında gözleri güneş olanlar ya da kara bulutlar, çalışırken kabus görenler ya da çalışmayı kabus görenler, düşüncelerini açtıklarında deli denilenler ya da açmaları halinde deli denilecek diye hiç açmayanlar. Evet beni saran bir dört duvar yok, ama bizi saran bir dört duvar var.
"Ben kalabalığın içerisinde susmayı severim. Kendi halimeyken susabilen bir insan değilim. Sürekli konuşmam gerekir, duymamam için. Kalabalığın sesi benim sesim olur. Ama kalabalık birçok zaman susmama izin vermez."
"Hiçbir insan beni tanımaz tam olarak. Kendi içimde o kadar çok değişiyorum ki beni tanımaları için tüm değişkenlerimi tanımaları gerekir. Ama yine kimse değişkenliğimi kabul etmiyor."
"Nemfomani dedi bana doktor. "Nemfomani!" ne kadar doğal duruyor değil mi? Ama ben bir Azgın'ım. Bunu dedi bana toplum. Ve bana kaşar dedi, orospu dedi. Ne kadar dışlanılan değil mi? Nemfomani diyen bilim beni normalleştirirken, Azgın diyen bana toplum, beni dışlıyor. Ama ben benim ve istiyorum."
"Uyuşturucu kullanıyorum ben. Yalnızca o zaman kendimle ilgili kimi şeyleri kabul edebiliyorum ve size çok komik gelecek ama sadece bu yüzden beni toplum kabul ediyor. Normal şartlarda düşündüklerimi söylediğimde beni dövüp kenara atacak toplum, uyuşturucu bağımlısı diyerek eritiyor beni ve bu şekilde kabul görüyor anca. Düşündüklerimdense, uyuşturucu bağımlılığım daha bir kabul görüyor."
"Neden bir şeyle uğraşmıyorsun? diye soruyorlar bana. Yapmak istediğim her işi yapılabilecek en iyi şekilde yaptım şuana kadar. Öyle ki yapmayı isteyebileceğim herhangi bir iş kalmadı artık."
"Çocukluğumun tamamlanmadığını söylediler bana. O yüzden de ilaçlar verdiler. 40 yaşındayım ve şimdi o ilaçları aldığımda evime çekilip arabalarımla oynuyorum."
"Nöbet geçirirken ağzımdan dökülenleri sevgilim bir yere not ediyor ve ardından onlara şiir diyenler çıkıyor. Oysa ağzımı açıp avaz avaz bağırarak konuşabilsem çok daha güzelleri dökülecek."
"Sanat 18.yy'dan sonra delilerin işiymiş gibi görüldü."
"Televizyonun içinde kendimi görüyorum."
"Kadınların benim olmasını istiyorum. Ama onlar beni öldürmek istiyor."
"Ölümü seviyorum dediğimde, bana hiç öldün mü ki diyorlar. Her insan ölüydü annesinin rahminde oysa. Özledim sadece ben orayı."
"Sevişmek bana keyif vermiyor, mastürbasyon varken."
"Kendimden korkuyorum."
"Alkoliğim."
"Yalnızca tiyatral yaşarken keyif alabiliyorum. Tüm yaşantım bir rol."
"Tecavüze uğradım. Şu florasanı benden uzak tut. Spiralli olandan bahsediyorum. Midemi bulandırıyor. O yüzden erkeklere yaklaşamıyorum."
"hihihihihihhihihihi."
"hahahahahahah."
"gülmeyi seviyorum."
"hüh hüh ühühü hü."
"mmmmmmm"
"Ne denilebilir ki. Deli dediler en sonunda."

Şimdi de masal dinleme vakti. Ortaçağda insanların dini olmayan bir bayramı varmış. Adı da Deliler Bayramı imiş. Bu bayramda tüm halk yer değiştirirmiş. Herkes içinden geldiği gibi yaşayabilirmiş birgün. Yani bir deli olarak. Fakir parası olmadığı için yapamadığı, zenginde parası olduğu için yapamadığı, şeyleri biri zengin olarak diğeri fakir olarak yaparmış. O gün tüm insanlar içlerinde sakladıkları taşkınlıkları, arzuları, istekleri; yani olağan hayatta yapamadıkları her şeyi yaparlarmış. Hatta ve hatta kilisede isteyen çıkar istediği vaazı verir, en sonunda da bir eşeği getirip anırmasını dinlerlermiş. Birgün içerisinde her insan kendisi olurmuş, kendisinin kralı, efendisi, tanrısı olurmuş.
Şöminenin başında "düşünüyorum öyleyse varım" demişti, filozof. "Düşünüyorsun ve delisin." dedi bir doktor. O filozofta varlığını deliliğinde bulmuştu zaten. Yıldızların altında ıssız bir koyda yanan ateşe hiç baktınız mı? Etkileyici olurdu eminim. Hele o ateş etrafında dans etmek çırılçıplak. O gün bayram yaparız işte.

Bu şehrin delilere ihtiyacı var. Bu şehirde ki delilerin de bir bayrama.

23 Ekim 2010 Cumartesi

zamanın içerisinde ki bir ölümün hikayesidir bu.



Koyu kırmızı rujunu da sürdüğünde tamamlanmış olduğunu düşündü ve büyük bir özünden gelmeyen özgüven ile yine kendisi gibi kafenin lavabosunu özgüven kazanmak için kullanan yanında ki bayana dönerek gülümsedi. Cinsiyetler arasında kalmış mimiksel dille iyi şanslar diledi ve makyaj çantasını siyah deri çantasının içine koyup, çantasını da koluna takarak lavabodan çıktı. Makyaj malzemelerini güvenli bir şekilde tutmak için uygulamış olduğu işlemlerin aynısını fark etmeden kendisine de uygulamış, benliğini derinlerde bir çantanın içine sıkıştırmış ve güven hissiyle dolu bir halde; kafe dekorasyonunu oluşturma adına ahşap süsü verilmiş laminant parke ile kaplı merdivenlerden topuklu ayakkabısının sesini özenle çıkartıyormuşçasına indi. Kırmızı elbisesini tamamen örten siyah paltosunun fermuarını çekerken

31 Ağustos 2010 Salı

Freud'un Kazanı

Çocuk gelişim uzmanı olmanın zorluklarından bir tanesi de, odanızda hiçbir zaman sigara içememenizdir. Bay Dave’e de de yaptığı meslekte en çok rahatsız eden, belki de tek rahatsız eden şey de buydu. İşte bu yüzden Bay Dave’de sekreteri gibi ya iki kat aşağıya ya da üç kat yukarıya çıkmak durumunda kalmaktaydı. Bu konu dışında ise Bay Dave’in işi ile ilgili bir serzenişte bulunduğu duyulmamıştı. Nedeni ise yapmış olduğu meslekten memnun olması, bir başka deyişle başka bir mesleği yapamayacak olması. Çünkü Bay Dave, çocukluğu hariç, hiçbir zaman yaşıtları ile anlaşamamıştı. Ve kendini yalnızca çocukların yanındayken özgür hissediyordu. Kendi yaşıtları gibi çocukların yanında kasılma gereği duymuyor, aksine onların yanında onlar kadar rahat olup içinden geldiği gibi davranabiliyordu. Bu yüzden de, İngiltere’nin önde gelen çocuk gelişim uzmanlarından biri olarak kabul ediliyordu. Çünkü onlarla onlardan biriymiş gibi ilgileniyordu. Diğer uzmanların, palyaçoların çocukların davranışlara davranışları gibi, mesleki zorunluluktan değildi samimiyeti.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Annem; Atılacak eşyalarım var

Gözlerini açtı
ve;
"masalar yaşıyor" dedi.
"hayır" dedim.
"masalar yaşamaz.
dokunduğu anda çeker insan
Onların soluğunu içine"

"sigara içmek damarları
tıkar, kalp krizine ve
felçlere neden olur"

Tepsimi üzerinden aldım,
Işığı kapatıp yatak odama geçtim.
Ertesi gün salondaki masayı
atmam gerektiğini hissediyordum

Annem çok konuşmaya başlamıştı
Hiçbir masa yaşadığını iddia etmemeli.

5 Ağustos 2010 Perşembe

İyi ki Öldün!

Yolculuk yapmak için suyun üzerindeki tekneye binenler
Gemilerinin değil, karanın gittiğini görürler
Regnier, Satier XIV.
Sevinçle
koşarak evine geldi.
Derisini yüzmüş
kıl-cal
damarlarını alıyordu
tırnak makasıyla

Cehenneme inanmıyorum dedi
Krematoryumda yakın beni
Doğacak onca bebeği düşününce
Belki bir külüm, annemin rahmine düşer
-ölü annemin-

Doğmadan ölen her bebek için
bir dakika sifon çekin!

Sevinçle,
koşarak evine gitti.

iyi ki öldün!...